ONURLUTÜRK


www.birlesikcephe.org

21/1/2007 - Büyük Oyun : ŞİZOFREN KİŞİLİK ÇALMA OYUNU


Alıntı:
HRANT DINK'IN KATİLİ MCDONALD'S BOMBACISI İLE ARKADAŞ ÇIKTI

Bu arada, Ogun Samas'ın, geçtiğimiz yıl Trabzon'daki McDonald's şubesine bomba atan Yasin Hayal'ın yakın arkadaşı olduğu ortaya çıktı.
http://www.ozturkler.com/tr/index.php?deger=hgoster&id=122005

Büyük Oyun : Şizofren Kişilik Çalma Oyunu

--------------------------------------------------------------------------------


“Cennetin Krallığı” ve “Akıl Oyunları” filmlerine tutkun fail, saldırıda kullandığı silahla yakalanmasına rağmen rahip cinayeti esrarını koruyor. Çünkü soruşturmada cinayetin sebebini açıklayacak hiçbir bilgi ortaya çıkmadı. Şimdi cevabı aranan soru şu: Acaba şizofren denecek kadar çift kişilik sergileyen 16 yaşındaki O.A., okula gitmediği ve internet cafede “strateji” oyunu oynadığı günlerde kimlerle irtibat halindeydi?


--------------------------------------------------------------------------------

‘Amaç sadece rahibi öldürmekse, neden kilisenin içinde ve dua ederken öldürülsün? 16 yaşındaki liseli çocuk montunun cebine koyduğu silahla içeride dua eden rahibe arkadan iki el ateş ettikten sonra kilisenin bahçesine çıkınca neden havaya da bir el ateş etsin? Neden olay yerinden ayrılırken yüksek sesle tekbir getirerek bağırsın? Bu yaşta bir çocuk neden emniyette ve savcıda ‘Susma hakkımı kullanıyorum’ desin?”

Trabzon’da sürmekte olan rahip cinayeti soruşturmasıyla dolaylı olarak ilgilenen bir yetkiliye ait bu sözler, Santa Maria Katolik Kilisesi rahibi 61 yaşındaki Andrea Santoro’nun 5 Şubat 2006 pazar günü ayinden hemen sonra öldürülmesinin planlı bir eylem olabileceği anlamına geliyor.

İşin ilginç tarafı, tutuklanan 16 yaşındaki liseli katil zanlısı O.A.nın üç gün boyunca emniyet ve savcı tarafından yapılan sorgusunda, cinayetin bir örgüt siparişi olduğuna dair herhangi bir somut bulguya ulaşılamamış olması. Üstelik bütün aile fertleri de sorgudan geçirilen O.A., yüzde seksene yakın “şizofreni” teşhisi konulacak kadar hasta. Sorgusunda, Kilise’ye nasıl gittiğinden; silahı kimden aldığına kadar neredeyse saat başı ifade değiştiren O.A., tutkunu olduğu ve defalarca izlediği ortaya çıkan “Akıl Oyunları” filmindeki John Nash gibi, adeta çift kişilik sergiledi. Dolayısıyla hangi anlatımlarının hayal ürünü, hangilerinin gerçek olduğunu soruşturma makamları dahi ayıklayabilmiş değil.

İki yıldır meydana gelen ve şimdilik son halkasını rahip cinayetinin oluşturduğu onlarca olayın içyüzünü öğrenmek üzere gittiğimiz Trabzon’da; devlet yetkilileri dahil herkesin rahip cinayeti konusunda kafası karışıktı. Üzerinde uzlaşılan tek konu, failin O.A. olduğu ve cinayeti ele geçmiş olan silahla işlediği. Ama sanık ve silah elde olmasına rağmen; cinayetin hangi amaçla işlendiği konusunda hiçbir ipucu yok. Trabzon’daki güvenlik makamları rahibin para dağıtarak misyonerlik yaptığına dair ya da çocuklara para dağıttığına dair hiçbir bilgiye sahip değil.

Sanık O.A.nın, cinayetten çok önce kişilik bozukluğu teşhisi ile SSK hastanesine götürüldüğü kayıtlarla ortaya çıktı. Üstelik ailesi “Cin çarpmış olma endişesiyle cinci hocaya götürdük” diyor. Bu durumda, soruşturmada sağlıklı bir ilerleme; ancak yeni bazı kişilerin soruşturmaya dahil edilmesine bağlı. Aksi halde mahkeme safhasında da yeni bir gelişme beklememek gerekir; muhtemelen “şizofren” olduğunu gösteren bir hastane raporu ile O.A.nın ceza ehliyeti bile tartışma konusu olur.

Sıra dışı olaylar zinciri

Trabzon’da O.A.nın babası, ağabeyi, olay günü kiliseye birlikte gittiği küçük kardeşi, kilise ve okul çevresinden kişiler ile soruşturmayı yapan yetkililerle yaptığımız görüşmelerden çıkan çarpıcı bilgilerden önce; son iki yıl içinde meydana gelen ve bütün dikkatleri Trabzon’a çeviren olaylara bakmamız gerekiyor. Bu olayların bir bölümü, Türkiye’nin öteki şehirlerinde de her zaman rastlanabilen türden çete faaliyetleri ya da sıradan adi suçlar. Trabzonsporlu iki futbolcuya yönelik saldırılar, Trabzon’un en büyük fındık ihracatçısı Oltanlar’a yönelik kurşunlama, bir profesör ve bir doçentin silahlı saldırı ile ölmeleri bu türden olaylar. Ama, olayların birkaç tanesi, tıpkı rahip cinayetinde olduğu gibi hâlâ tam olarak aydınlanmış değil.

Bunların birincisi 2004 yılı ekim ayında Trabzon meydanındaki Mc Donalds’a bomba konulması. Bombayı koymakla suçlanan 23 yaşındaki Yasin Hayal da, tıpkı rahip cinayetindeki O.A. gibi sağlık sorunları olan bir kişi. Nitekim adliye koridorunda; “Amerikalıları cezalandırmak için yaptım. Üç sene sonra çıkacağım. HSBC ve Rus Konsolosluğu’nu bombalayacağım. Çekin, çekin, efsaneyi çekin” diye bağırıyor.

İkinci olay, Mersin’deki bayrak yakma girişiminden sonra, TAYAD olarak bilinen Tutuklu Aileleri Yardımlaşma Derneği’ne mensup 6 kişinin 6 Nisan 2006 günü bildiri dağıtmaları üzerine toplanan kalabalık tarafından linç edilmek istenmeleri. Güvenlik güçlerinin zamanında müdahalesi ile büyük bir provokasyon önleniyor ve yakalanan kişilerden beşi tutuklanıyor. Üçüncü olay, bu yılın ocak ayında, Trabzon’da işçi olarak çalışan Doğu kökenli kişilerin gittiği “Yenidoğu” isimli kahvehaneye molotof kokteyli atılması. Birkaç gün sonra bu sefer Milliyetçi Hareket Partisi ve Ülkü Ocakları’nın bulunduğu binanın koridoruna bir ses bombası bırakılıyor. Yenidoğu çay ocağına molotof atmakla suçlanan kişiler yakalanıp tutuklanırken; MHP ve ülkü ocakları binasına eylem yapan kişiler henüz yakalanmış değil.

Bu arada bazı ilginç gelişmeler daha yaşanıyor. Yerel gazete ve televizyonlarda, “61 plakalı (Trabzon plakası) kamyonları Güneydoğu’da taşlıyorlar” şeklinde haberler çıkıyor. Bir başka gün, 1 Mayıs 2005 günü olay çıkarmak üzere Diyarbakır’dan Trabzon’a 30 militan geldiği yerel televizyonlarda haber olarak veriliyor, ama haberin gerçek dışı olduğu anlaşılıyor. Trabzon’un adeta diken üstünde olmasına yol açan faktörlerden biri bu terör olgusu. PKK terörüne en fazla şehit veren illerden biri Trabzon. Sadece şehir merkezine Güneydoğu’dan 150’nin üzerinde şehit cenazesi gelmiş. O yüzden, Mersin’deki bayrak yakma olayından sonra ilk reaksiyonlardan birinin Trabzon’da meydana gelmesi ve burada “bayrak yürüyüşleri” düzenlenmesi, stadyumda “Trabzonlular burada, Diyarbakırlılar nerede?” sloganları atılması şaşırtıcı değil. Geçtiğimiz yılın temmuz ayında Trabzonlu er Coşkun Kırandi’nin Trabzon’a izinli giderken, Tunceli’de yol kesen PKK tarafından kaçırılması, üç PKK mensubunun Maçka ilçesine inip güvenlik güçleri ile çatışması, “PKK Karadeniz’e açılma projesine yine hız verdi” türü haberler tedirginliği artırmış. Maçka’daki çatışmada bir PKK’lı ölü, diğer ikisi sağ olarak yakalandı.

Trabzon’daki diken üstü durumun bir diğer sebebi de dış dünyanın bu şehre olan ilgisi. Örneğin, ulusal basında, “Yunanistan Trabzonlulara vize kolaylığı sağlayacak” biçiminde haberler çıkıyor. Bu konu Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne bir soru önergesi olarak getiriliyor. Yine bir süre önce Avrupa Birliği’nin Trabzon’daki “ölü ve yaşayan diller” için bir araştırma fonu ayırdığı söyleniyor. Karadeniz çevre Konferansı için 1997’de Yunan bandıralı “Venizelos” gemisi ile Trabzon limanına gelen Fener Rum Patriği Barthelemeos ve diğer katılımcıların Trabzon’a girmelerine protestolarla izin verilmeyişi hâlâ hafızalarda. Bazı yabancı ülke mensuplarının Trabzon dağlarında ilaç için bitki toplama gerekçesi ile dolaştıkları, bazılarının yazları rafting gerekçesiyle bölgeyi turladıkları herkesin dilinde. Rumların burada günün birinde bir “Pontus” devleti kurma peşinde olduğuna pek çok kimse inanıyor.

İşte bütün bunlar, Trabzon insanını milliyetçilik etrafındaki konularda çok hassas hale getirmiş durumda. Bir yetkili hassasiyetin boyutlarını anlatmak için, “Şu meydanda Trabzonspor bayrağını yakıyorlar diye bir bağırın. Birkaç dakika içinde on bin kişi toplarsınız” diyor.

Rahip cinayetine sahne olan Trabzon, son yıllarda işte böyle bir süreçten geçti. Bu yüzden, haberin girişinde yer verdiğimiz “dört çarpıcı soru” değer kazanıyor. Şimdi, Rahip Santoro cinayeti ve olayın faili O.A. hakkında elde ettiğimiz bilgileri sıralayalım. Santoro Trabzon’a ilk olarak 2003’ün Şubat ayında geliyor. Bu sırada görevde Alman asıllı rahip Markus Andreas Nitsch var. O sırada Markus’un görevden ayrılması gerçekleşmiyor. Santoro tam olarak 2003 yılı aralık ayında gelip görevine başlıyor. Başlar başlamaz da, çeşitli iddialarla anılan bu dönemi bitirip kiliseye çekidüzen veriyor.

Santoro, ölümünden bir süre önce bir esnafın dükkanında bir öğretmenle karşılaşıyor. Söz konusu öğretmen bu görüşmeyi Aksiyon’a şöyle anlatıyor: “Rahip bana, bazı öğrencilerin Kilise’ye karşı saygısız hareketlerinden bahsetti. Kilise çevresinde ve bahçeye girip bazı hareketleri olmuş. Bu öğrencileri terbiye etmek gerekir, dedi. Bunun üzerine derslerine girdiğim bütün okullarda öteki din mensupları ve ibadethanelerine karşı saygılı olmanın Müslüman olmanın bir gereği olduğunu belirttim.”

Bu olay, bazı çocukların Kilise’de rahiple dalaştığını gösteriyor. Soruşturma, cinayetten bir gün önce de bazı çocuklar ile rahip arasında bir tartışma çıktığını gösteriyor, ancak bu kişiler arasında cinayet zanlısı O.A. yer almıyor. Peki O.A. daha önce Kilise’ye hiç gitmiş miydi? Bazı kaynaklar, O.A.nın, cinayetten önce Kilise’ye defalarca gittiğini hatta bazı günler Kilise’nin bahçesinde çalıştığını belirttiler. Soruşturma bunu doğrulamadı, ama cinayetten önce en az bir defa daha Kilise’ye gittiğini küçük kardeşi söylüyor, çünkü o zaman da beraber gitmişler. Bu durum, onun Kilise’ye aşina olduğunu gösteriyor. Olay günü Kilise’ye nasıl geldiğini anlatan O.A., “Bizi oraya kadar getiren kişi internette tanıştığım Hüseyin’di.” diyor. Bunun üzerine Karadeniz Teknik Üniversitesi öğrencisi olan Hüseyin adlı bir öğrenci gözaltına alınıp 24 saat sorgulandı. Ancak, O.A, “Bu Hüseyin o Hüseyin değil” dedi.

Silahı niye denize atmadı?

Kilise’ye nasıl gelmiş olursa olsun, içeri girmesi zor değil, çünkü kilise pazar günleri saat 15.00—16.00 arası açık. Soruşturmaya göre O.A. ve kardeşi on yaşındaki Cengizhan kiliseye geldiklerinde bahçede iki çocuk daha var. O.A. silahı göstererek, “Irak’taki ölümler bunların yüzünden oldu, papazı öldüreceğim.” deyince bu çocuklardan biri olan Ü.G., “Sen ne diyorsun. Allah’ın verdiği canı ancak o alır. Böyle bir şey yapma.” diyor. Ama O.A. içeri giriyor ve rahibe iki el ateş ediyor. Kilisenin içinde cinayetin iki görgü tanığı var. Rahibin yeğeni Lora ve Türk erkek arkadaşı Gülhan.

O.A.nın babası “Oğluma silahı kim verdiyse rahibi o öldürttü” diyor ama, bu silahı eve getiren kişi O.A.nın ağabeyi Alpaslan. Soruşturmayı yapan yetkililer, “Silah Alpaslan’ın bir arkadaşına ait. Daha önce bir havaya ateş açma olayında kullanılmış. Alpaslan’a emanet olarak verilmiş.” diyorlar. Silahın gerçek sahibi tesbit edilmiş. Dolayısıyla bu noktada artık O.A.nın bu konudaki “Silahı bana sakallı üç kişi verdi” gibi çelişkili ifadeleri bir değer taşımıyor.

Olayda kullanılan “Glock” marka silah, nitelikli tabir edilen bir tabanca, ama son zamanlarda Kuzey Irak’tan Türkiye’ye çok miktarda girdiği tesbit edilmiş. Sadece Mardin’de bu silahtan 200 civarında yakalanmış. Olaydan sonra O.A.’nın berbere gidip traş olduğu, hatta olay günü giydiği elbiselerinin imha edildiği biliniyor. Ama olayın en önemli delili olan silahı atmamış. Bir yetkili, “Silah ailesine ait olsa denize atardı. Emanet olduğu için atmamış.” diyor.

“Sen bir imparatorsun” oyunu

O. A., babası Hikmet A.nın ilk evliliğinden olma altı çocuğundan biri. Annesi ve babası boşanınca annesinin yanında kalmış. Bu arada babası yeni bir evlilik yapmış ve bu evlilikten iki çocuğu daha olmuş. Ağabeyi Alparslan A., “Babamla annem boşanınca sorunlu bir çocukluğu oldu. Bazen ağlarken geceyarısı dışarı çıkardığımız çok olmuştur. Bazı garip huyları vardı. Mesela aşağıda evin ziline bastığı zaman merdiven ışıkları yanmadan içeri adım atmazdı. Evdeki bir odaya ölümüne zorlasanız girmezdi. Elektriğin düğmesine basmazdı.” diyor. Olay günü Kiliseye üvey kardeşi on yaşındaki Cengizhan ile birlikte giden O.A., rahip cinayeti öncesindeki 2,5 aylık zaman diliminde okulda sürekli devamsızlık yapmış.

O.A.nın bu süreçte zamanının önemli bir kısmını internet cafelerde geçirdiği anlaşılıyor. En çok oynadığı oyun ise, “ogame” denilen bir strateji oyunu. Bu oyunun internet sitesinde şöyle deniliyor: “Sen çesitli stratejiler aracılığıyla Galaksideki etkisini arttırmaya çalışan bir imparatorsun! Kendi gezegenin üzerinde başladığın oyunda amacın, sana baslangıçta verilen kaynaklarla, ekonomik ve askeri açıdan güçlü bir uygarlık yaratmak. Bilimsel araştırmalar sayesinde sürekli yeni teknolojiler ve silah sistemleri keşfedebilirsin. Oyunun ilerleyişiyle birlikte kendini, koloniler oluştururken, ittifaklar kurarken, savaşırken, anlaşmalara imza atarken veya ticaret yaparken bulacaksın.” Sitedeki bilgilere göre bu oyunu dünyada en az iki milyon kişi oynuyor ve Türkiye’de 220 binden fazla kayıtlı üyesi var.

Bu internet cafe olayı sebebiyle soruşturmayı yürüten makamlar, rahip cinayetinin bir gizli servis operasyonu olabileceği ihtimalini de değerlendiriyor. Bir yetkili, “İnternet üzerinden insanları yönlendirerek cinayet işletmenin örnekleri var. O.A., rahibi öldürmeye bir hafta önce karar verdiğini belirtiyor.” bilgisini veriyor. Bu durumda O.A.nın “nick name” adı verilen ve bilgisayar yazışmalarında kullanılan kod isimlerle yönlendirilmiş olması gerekiyor. Yönlendirme ihtimalini güçlendiren bir diğer unsur, O. A.’nın, kendisine satranç ve matematik öğreten bazı kişilerden söz etmesi. Ağabeyi Alparslan da O.A.nın çok iyi satranç oynadığını kayda geçiriyor. O.A.nın sorgusunda “Susma hakkımı kullanıyorum” demesi de bu yönde kendisine yapılan bir telkin ihtimalini kuvvetlendiriyor. Olaydan sonra, Trabzon’daki bir gazeteyi arayan kişinin “Eylemi Türk Diriliş Birliği yaptı” demesi bu açıdan ilginç.

Pek çok olayda fail ve silah ele geçmesine rağmen, olayın ardındaki sır perdesi bir türlü aralanamıyor. Yakın tarihimiz bu türden olaylarla dolu. Trabzon’daki bir yetkili, “Son olaylar gösteriyor ki Trabzon provokasyonlar için seçilmiş yerlerden biri. Trabzon’u Sivas’laştırmak isteyenler var.” diyor. Trabzon’un Sivas’laşmasından kasıt, 1993’te Sivas’ta meydana gelen ve 37 kişinin ölümü ile sonuçlanan Madımak Oteli benzeri kitlesel eylemlerin ortaya çıkması.

Trabzon pilot bölge seçildi

Türk Ocakları Trabzon Başkanı Mithat Kerim Aslan’ın sözleri de aynı: “Demek ki burayı seçtiler.” Emekli Orgeneral Kemal Yavuz ile birlikte bir televizyon programına katılan Aytunç Altındal da “Trabzon pilot bölge olarak seçildi” dediğine göre, Trabzon’da bir oyun oynandığı açık. Ama bu oyunda aktörler kim sorusunun cevabını vermek o kadar kolay değil.

Cumhuriyet tarihinde ilk defa bir Katolik din adamı öldürüldü. Üstelik bu olay, tarihi ve kültürü binlerce yıla uzanan, Kanuni Sultan Süleyman’ın doğduğu, “şehzadeler şehri” Trabzon’da yaşandı. Üstelik bu kilise Osmanlı Sultanı Abdülmecid’in fermanı ile kurulan bir ibadethaneydi. İşte bu Trabzon bugün, kaba şiddetle, organize suç örgütleri ve atan terör odaklarıyla anılır oldu. Yerel Karadeniz gazetesinden Ali Savaş bu manzarayı şöyle anlatıyor: “Santa Maria, Türkiye’de hiç tanınmayan, en az cemaati olan, en pasif kiliseydi. 10 kişi dolayında bir cemaati vardı. Ama şimdi rahibin ölüm yıldönümlerinde Vatikan’dan gelenlerle anmalar yapılacak. Böylece Avrupa’nın bugüne kadar Trabzonspor ile bildiği bu şehir, artık papaz cinayeti ile anılacak.”

Peki Trabzon bu noktaya nasıl geldi? Aynı zamanda tıp profesörü olan Türk Ocakları Trabzon Başkanı Aslan, sorunların başlangıcını 1989’da Sarp sınır kapısının açılmasına kadar götürüyor: “1989’da Sarp sınır kapısının açılmasıyla onbinlerce insan kafesten çıkmışçasına bu tarafa saldırdı. Bavul ticareti dendi buna. İstanbul Laleli bavul ticaretinden kazandı, ama Trabzon bavul ticaretinden bir şey kazanmadı. Çünkü Laleli’de üretim var, ama Trabzon’da bu üretim yok. Şehrin sosyal dokusunu bozan o kadınlar yüzünden dışarıya para akışı oldu. Trabzon ticaret şehriymiş. Neyin var ki satıyorsun? Trabzon komisyoncu şehridir. Bu sebeple Eskişehir ile birlikte Türkiye’nin en pahalı şehridir. Halkın dörte üçü asgari ücretle geçiniyor. Onbinlerin çok üstünde yeşil kartlı var.” Gazeteciler Cemiyeti eski Başkanı Hasan Kurt da, “Trabzon’da bacası tüten bir fabrika yok. Üniversite mezunlarının dörtte üçü işsiz. Böylece sokak çeteleri doğdu.” diyor.

Aksiyon

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

16/8/2006 - İNSANLIĞIN ACİL GÖREVİ! İSRAİLİN ELİNDEKİ NÜKLEER GÜCÜ YOKETMEK.

 

Lübnan'da Çocuk, Kadın, BM görevlisi, Mülteci Konvoyu ayırt etmeden en tesirli bombaları kullanan İsrail'İn 2 amacı vardı. Biri Lübnan içerisinde iç savaş çıkartmak, İkincisi de yakın bir zamanda kullanabileceği bir Nükleer bombanın dünya kamuoyu üzerindeki tepkilerini ölçmek. Şimdi Lübnan'da Hizbullahmı kazandı, İsrail mi kazandı tartışmalarından çok daha önemli bir görevimiz vardır. Bu görev tüm insanlığın görevidir. Zaten Korkak bir toplum olan İsrailin Hizbullah karşısında başarılı olması sözkonusu değildi. Ancak bundan sonraki aşama dünya açısından çok ama çok önemlidir. Bütün insanlık bu canavarlaşmış ve canavarlıklarını kutsal kitaplarından aldıklarını iddia eden canilerin elinden nükleer silahları almalıdır. Bu nasıl olacak? Elbette çok zor bir olay ancak Her insan gününün en az 5-6 saatinde buna kafa yormalıdır. Bütün platformlarda bu tehlikeyi anlatmalı ve görevini yapmalıdır.

Yoksa tüm insanlık için bir "ACI SON GÜN" geliyor...

Yorum (8) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

30/7/2006 - Çanakkale Şehitlerine...

 

Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde -gösterdiği vahşetle- "Bu bir Avrupalı!"
Dedirir: Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi... Mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşısında,
Ostralya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâ'ûna da zuldür bu rezil istilâ!
Ah, o yirminci asır yok mu, o mahhlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcud ise, hakkıyle sefil,
Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam,
Atılan her lâğamın yaktığı yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el ayak,
Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız tayyâre.

Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal'a mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te'sis-i İlâhî o metin istihkâm.
Sarılır, indirilir mevki'-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedî serhaddi;
"O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme" dedi.
Âsım'ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmeyecek.
Şûhedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar...
Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i...
Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
"Gömelim gel seni tarihe" desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
"Bu, taşındır" diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına;
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana.

Sen ki, son ehl-i salibin kırarak salvetini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslâm'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın... Heyhât!
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âguşunu açmış duruyor Peygamber.

Mehmet Akif Ersoy

 

-------------------------------------------

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

28/7/2006 - Benim vatanımın sınırları Edirne’de başlayıp Kars’ta

O'na...

 

 

Şamil, Kafkas dağlarının hürriyet güneşidir.
Şamil, atalarımın öz be öz kardeşidir.
Şamil’i bilmeyen atasını ne bilir?
Şair diyor ki;
Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır!
Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır!
Ben de diyorum ki;
Benim vatanımın sınırları Edirne’de başlayıp Kars’ta bitmez!
Hazar’ımın hürriyet, hürriyet diye çırpındığı kıyılardan başlar,
Taa Viyana kapılarında biter.
Ağlama ey gözleri bulutlu yar
Kur, Aras coştukça,
Tuna, Volga taştıkça
Benim türkülerim söylenecek,
Benim şarkılarım okunacak
Hazar çalkalandıkça
Benim ay-yıldızlı bayrağım dalgalanacak
Sormayın kimlerdenem, haralıyam a dostlar
Gönülden fırtınalı boralıyam a dostlar
Kızıl bir kurşun aldım, yaralıyam a dostlar
Ben bilirem
Senin de eğninde ganlı bir libasın var
Bu şarkılar, türküler
Türkü söyler türküler
Yaşar kalpte ülküler
Bu ses aslan sesidir, bu ses bozkurt sesidir
Bu ses, demir perdeyi damla damla eriten
Katerina Petro’yu deli eden
Şeyh Şamil’in sesidir!

 

-----------------------

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

28/7/2006 - Dünya kandilde bu gece, Ama senin kandilin, Lübnanda sönmüş çocu

 

 

Yıldız mı böcek mi

Yaldız mı çiçek mi

Yoksa bir dilek mi

Gözlerin sevgili Çocuk?..

 

Yanakların gül mü ne?

Baygınım gülüşüne..

Tatlı dilinde terane,

Ne sıcak güzel çocuk...

 

İçin dışın sevgi,

Bakışın öyle güzel ki,

Üstün kirlenmiş belki;

Ama için pırıl pırıl çocuk..

 

Dünya kandilde bu gece,

Ama senin kandilin,

Lübnanda sönmüş be..

güzel çocuk...

 

-------------------------------

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

28/7/2006 - Oska çekil git şiirimden.. Midemi bulandırıyorsun.

 

Oska! Sen Filistinli çocukların bakışlarından korkuyor musun?
Bunun için mi öldürüyorsun onları?
Oska çekil git şiirimden
Midemi bulandırıyorsun.

 

 

 

Oska! Erkek misin sen?
Yürü be koçum koltuk altlarını kes
Kadın gibi yürüyorsun.

Coni arkadaşın mı senin?
Şu Amerikalı peşmerge?
Sizin babalarınızın aynı olduğunu düşünürdüm
Yanılmışım.

Ananız bir ama
Böyle desem argo konuşur muyum?
Kırılır mısın?
Oska korkuyor musun benden?

Yeni çıkan pop şarkılarını dinler misin?
Tuvalette terörist çocuk karikatürlerini okurken?
Çok kokutma, hayvan hakları var.
Filistinli çocukları sevmiyorsun!
Oska! Sapan taşları korkutur mu seni?
Hadi be ölmezsin, yeme beni şimdi.

En son ne zaman postalların bir çocuk kafasını ezdi?
Anana anlatır mısın günlük hikâyelerini?
Mesela en çok nasıl öldürmeyi seversin?
Yoksa Oska, Coniyle siz
Cennetlik misiniz?

Oska darılma ama
Dünyayı siz mi kurtaracaksınız?
Yoksa Mesih’i çağırmak için ayine mi başladınız?
Ama ateistler inanmıyor size!
Üstelik Filistinli çocukların da bir ilahı var
Hatta Iraklıların bile
Şimdi Oska
Kimin tanrısı kimin tanrısını döver?

Mesela siz cennete gidince!
Öldürdüğünüz çocuklar size köle mi olacak
Ya da o çocukların anaları hurileriniz?
Kutsal ahitleriniz böyle mi öngördü?
Coniyle gurupta düzenler misiniz
Akıttığınız kanları içip zevkten sarhoş olurken?

Oska! Bir gün karşıma çıkıp
Boş boş konuşma
Sapan taşıyla vururum seni.
Tıpkı Davud’un Talut’u devirdiği gibi
Eşek cennetine düşersin.
Oska! Sen Filistinli çocukların bakışlarından korkuyor musun?
Bunun için mi öldürüyorsun onları?
Oska çekil git şiirimden
Midemi bulandırıyorsun.

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

28/7/2006 - Felluce'de bir çocuk olmak...

 

 

Felluce nedir? Bu soruyu onlarca kez birkaç kişiye sordum.Ama bir türlü cevabını alamadım.Dün gece aynı soruyu babama da sordum:Felluce ırakta yakılıp yok edilen bir insanlıktır, dedi. O an aklıma bir hikaye geldi.

 

Murat diye bir çocuk varmış. Savaşlardan nefret eden yedi yaşında bir çocukmuş. Bir gün Murat gürültüler ve patırtılar içinde uyanmış. Her taraf ateşler içindeymiş. Murat, Babasına ne oluyor, diye sormuş. Babası, savaş oluyor savaş, demiş.Murat bunlar kim,diye sormuş.Kötü adamlar,demiş.Murat canını kurtarmak için kaçmış,bir çocuk ile çarpışmış,yere düşmüş,sonra kalkmış o çocuk ile birlikte kaçmaya başlamış. Her taraf duman ve kötü kokular içindeymiş.Bir yıkıntı köşesinde saklanmışlar. Murat, babasının kırbaçlanıp,kanca ile bir köpek gibi sokaklarda sürüklendiğini görmüş. O an, daha önce hiç kimseye duymadığı nefreti duymaya başlamış. Çok üzülmüş. Korkudan titriyormuş. Kalbi küt küt diye atıyormuş. Aynı zamanda içi kinle dolmuş.Gidip onların hepsini öldürmek istemiş. Onların hepsinin ülkelerini yakmak, yıkmak ve dağıtmak istemiş.Sanki bir daha Güneş doğmayacakmış gibi bir duyguya kapılmış.

Yeniden kaçmış,kaçarken savaşın ortasında Babasının ve Annesinin öldüğünü görmüş.O an içinde büyük bir acı oluşmuş.Annesinin cesedine sarılıp ağlamış,ağlamış,ağlamış.O an uçaklar onun bulunduğu bölgeyi bombalamaya başlamışlar.Annesinin cesedi yeni bombalarla dağılıp parça parça olmuş.Etrafına bakmış arkadaşını görememiş.Bütün evler yıkılıyormuş, insanlar ölüyormuş. Murat, kalkıp kaçmaya başlamış,en sonunda o da ateşlere yakalanmış, ölmüş.

 

------------------------------

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

28/7/2006 - Türk Kızına çağrı...

 

Değerli TÜRK KIZI!...

O kadar değerlisin ki.. OĞUZ KAĞAN'ı..BUMİN KAĞAN'I... BİLGE KAĞAN'I... KÜL TEKİN'İ... ATTİLA'YI... KARAMANOĞLU MEHMET'İ.. MEHMET AKİF'İ.. ATATÜRK'ü bile sen doğurdun.!

 

Değerli TÜRK KIZI!...

Büyük Türk coğrafyasının hangi köşesinde isen.. Sabahına Besmeleyle.. ya da İsa'nın adıyla başla.. Ya da Gök Tanrı'na el aç.. Ya da inanma.. Bu hak sana baştan verilmiş. Bu kanaldan yapılacak hiçbir saldırıya da kulak asma...


Değerli TÜRK KIZI!...

Kur'an okuyorsan, İncil Okuyorsan.. hangi inanç sisteminin kutsal kitabını okuyorsan.. iyi oku.. Süzerek oku... Beynini ruhbanlara ve din tüccarlarına kiraya verme .. Bu sana yakışmaz.. Kimliğine.. Törene .. Örfüne. yakışmaz. Sana yakıştıramam.

 

Değerli TÜRK KIZI!...

Her TÜRK gibi tarihsel süreçte neyi kabullenip kabullenmeyeceğini sen en güzel şekilde başarırsın. Ama KENDİ HÜR İRADEN VE TÜRK KİMLİĞİNLE.. Başkalarının sana empoze ettikleriyle değil.. Sadece o dinin Kutsal Kitabı'nın ve Peygamberi'nin öğretisiyle..

 

Değerli TÜRK KIZI!...

Türkiye'de yıllardır çok çirkin ve hedefi çok büyük bir oyun oynanıyor. Senin beynini yönlendirdiğini sanan din yobazları sana bir uniforma empoze ettiler. Oysa Kur'an okuyorsan ve kendi muhteşem TÜRK AKLINLA, ÖNSEZİNLE, ANLAYIŞ KABİLİYETİNLE okuyorsan.. Bilmelisin ki İslam Dini'nin senden ibadet adına böyle bir isteği yok. Yüce ALLAH'ın senden istediği sadece cinsel çağrışım yapmayacak şekilde giyinmen. İslam Dini'ne göre Erkeği ve Kadını yaratan ve Erkeğin ve Kadının tüm arzu ve handikaplarını bilen Yüce ALLAH senden sadece bunu istiyor. Tek tip bir Uniforma ile Sıkmabaşı değil. Türban denen görüntüyü değil.

 

Değerli TÜRK KIZI!...

HİSSİYATLARINI KULLANDIRMA! Din bezirganlarına ve baronlarına TABAN OLMA! "Biz Dindarız" ı ülke yönetiminde rant ve çıkar sağlamak için kullananlara ve bunun karşısında "Biz işte bakk.. Böyle Laikiz, Biz Yönetmeliyiz.." diye prim yapanlara.. bu kesimlere fırsat verme...

 

Değerli TÜRK KIZI!...

ARKABAHÇE OLMA.
BAHÇENİ KENDİN KUR!

Bu Bahçede, Sadece Kendi insiyatifin ve masumluğunla Çiçek gibi bir başörtünmü olacak.. Sana ŞEREF SÖZÜ! Seni elinden tutup Üniversite kapısına biz Götüreceğiz. Sana ŞEREF SÖZÜ! İçeri almamaya cüret edenin kafasını kıracağız.

 

Değerli TÜRK KIZI!...

Bu Ülkenin gerçek ve büyük hedeflerine, 5000 Yıllık Büyük Türk tarihinin bir 5000 yıllık daha Muhteşem geleceğine bu görüntüyü sokma. Gel bu 5000 YILI SEN KUR!

 

Sana bir olay anlatacağım..

 

Makedonya'da.. Jupa Bölgesinde 10.000 kadar TURBEJ yaşar.. Bu soydaşlarımıza TÜRKBAŞ denir.. Bu değerli Soydaşlarımızı uzun bir süre DİN ADINA ve DİNİ KULLANARAK VE DİNİ KİMLİĞİ ÖN PLANA ALARAK o kadar acı sömürdülerki... Bu Kandaşlarımız uzun yıllar kendilerini sadece Müslüman Makedon olarak biliyorlardı. Onlara empoze edilen buydu. Maalesef o bölgede aydınlanamamış ve Şeyhlerle, Hurafelerle aşure haline getirilmiş bir İslam Kültürünün kimlik adına soydaşlarımıza kazandırdığı bir şeyde olmadı. Bu Bölgede ne zamanki Demokratik Türk Partisi isminde -AYDINLANMIŞ İSLAMI ve TÜRK TÖRESİNİ SAHİPLENEN- bir mükemmel oluşum ortaya çıktı.. Şu günlerde Türkçe Eğitim görüyorlar. Kendi Kimliklerine artık kavuşuyorlar.

 

Değerli TÜRK KIZI!...

SIKMABAŞ'ın -Din ve Laiklik Yobazlarına- neler kazandırdığını.. ve bu arada TÜRK GELECEĞİNE, BU YÜCE MİLLETE neler kaybettirdiğini lütfen iyi etüd et. Atatürk'ün yaşamını ve hedeflerini lütfen çok iyi oku. İslam Dini'nin aydınlanmasına verdiği önemi.. TÜRK'ün bu Yüce Dini gerçek anlamda anlaması için Kur'an-ın Türkçe açıklamasını teşvik etmesindeki ince görüntüyü.. Aracıları ve Yobazları yok etmesindeki şiddet ve keskinliğini... iyi gör....

Sonra .. başörtünle gel.. ya da başı açık gel... ama kendin gel.. kendin ol gel..

 

Gel bir TÜRKBAŞ ol.

OĞUZ KAĞAN'LAR..BUMİN KAĞAN'LAR... BİLGE KAĞAN'LAR... KÜL TEKİN'LER... ATTİLA'LAR... KARAMANOĞLU MEHMET'LER.. MEHMET AKİFLER.. ATATÜRK'LER YETİŞTİR!


Saygılarımla...

 

Hakan AYTEPE / 2006

onurlu_turk1@hotmail.com

--------------------------


 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

28/7/2006 - Yılmaz Erdoğan'a... ya da bir diğer güvercin kanadına..

Kategori: YUREKTEN YUREGE

 

Yılmaz Erdoğan'a........

Anadolu'da yine... Mertliğin ve Ahde Vefanın Güvercinleri uçacaktır..

 

 

 

"Biz Size ne yaptık?" diyordu Yıldız Hemşire..
"Biz Size ne yaptık?"

 

Vermedik mi suyumuzu, azığımızı, ağacımızı, meyvamızı?
Doyurmadınız mı binlerce yıldır Türk Vatanının ekinlerinden çocuklarınızı?

Türk yurduna misafir olmanın.. Türk yurdunda konaklamanın tadına varmadınız mı?

 

Ne istedik sizden daha fazla? ve neyi eksik verdik Bayburt'tan, Kastamonu'dan daha az size?

 

Dünyanın saldırdığı Anadolu topraklarından filizlenen yepyeni Cumhuriyet'e ilk siz başkaldırmadınız mı?

 

Daha yeni yeni ayağa kalmaya çalışan İstiklal Filizine, İngilizlerin kışkırtmasıyla mermi sıkmadınız mı?

 

O Tarihlerde, Yine Türk yurdunda bir Arnavut, Mehmet Akif yüreğini konuşturuyordu...

"ÇATMA KURBAN OLAYIM ÇEHRENİ EY NAZLI HİLAL"

Bir Aşktı bu.. Aşık olmayan nasıl yazar bunu?

 

O biliyordu çünkü, 5000 yıllık tarihi boyunca bu insanlar hiçbir komşusuna hainlik etmemiş, herkesi kucaklamıştı..

 

O biliyordu Türk Yurdunda yaşamanın tadını.. Aşkını.. Sevdasını...

O Türk'e aşıktı..

ya siz?

 

11 yılda 49 isyan... Kendi derdinle mi uğraşacaktı bu Cumhuriyet.. Sizinle mi?

 

Gerçi 5000 yıllık tecrübe fazla uğraştırmadı.. İstiklal Mahkemeleri yüce görevini yerine getirdi..
Ama bir yerde durdu çünkü Türk Adildi.. Size soykırım uygulamadı..

 

Bir Mehmet.. Oğuz Kağan torunudur.. Mustafa Kemal oğludur.. Bir Mehmet çok şeydir!

 

Siz yıllar geçti yine Mehmet'i arkadan vurdunuz! Mehmetleri vurdunuz...
Sizinle ekinlerini paylaşan Ferhat Amcanın, Hatice Teyze'nin oğlu Mehmetleri.. Arkadan vurdunuz!

Kaç Hane söndürdünüz! Kaç Yıldız Hemşire ağlattınız!

 

 

"Ne Alakamız var! Biz Teröristmiyiz! İşte biz Güvercin kanadına Humanist kelimeler dökenleriz..." diyorsunuz..

 

Peki hanginizin Babası, Amcası.. Mehmet'i vururken oğlu, Oğlunu alnından vurdu?

"KAHPE! Bu İnsanlar sana ne yaptı" dedi?
"Sen Nasıl bu adaletli, misafirperver insanları, Tarih boyunca kimseye kötülüğü olmamış insanları arkadan vurursun" dedi?

Hanginiz onlara bir güvercin kanadında "Namusu ve Ahde vefayı" yazdı?

Yüzde bilmem kaç "Halkınız" ile seçilenler teröristleri Kahraman yapmadı mı?

Senin doğduğun, büyüdüğün ilin Belediye Başkanı daha dün bir hainin leşinin çevresinde dolanmıyormuydu?

İmralı Otobüs Seferleri sizin oralardan kalkmıyormuydu?

 

"NİÇİN KÜRTÇE SERBEST DEĞİLDİ! ONLARA MALZEME OLDU" mu yanıtınız? ya da..

"FABRİKALAR BATIDAYDI, DOĞU AÇ VE SEFİLDİ, DAĞLARA GÖNÜLLÜ YARATTINIZ" mı?

Niçin Arnavut, Boşnak, Gürcü, Çerkez, Abaza.... hatta Çingene! Mehmet vurmadı?

 

Kurtuluş Savaşının en çok Şehid veren ili Kastamonu'da çok mu Fabrika vardı?

 

"HER SİLAH ÖLDÜRÜR AMA MAYINDAN KAHPESİ YOKTUR" ... yazar Güvercinin bir kanadında..

Bu Kanatta ise başka bir yazı var! Mayın neki?

"HER SİLAH ÖLDÜRÜR AMA ARKADAN NAMUSSUZCA VURANDAN KAHPESİ YOKTUR"

HAİNDEN KAHPESİ YOKTUR! YEDİĞİ EKMEĞE İHANET EDENDEN KAHPESİ YOKTUR!

-----------

"UMUT VERİCİ ŞEYLER" Kulağa ne hoş gelir...

Ancak.. Mustafa Kemal'in Vatan Emanetçisi "Türk Gençlerinin" de umut verici sözleri vardır...

İstiklal mahkemeleri ergeç tekrar kurulacaktır..

Çakallar hakettikleri şekilde cezalarını bulacak..

 

Anadolu'da yine... Mertliğin ve Ahde Vefanın Güvercinleri uçacaktır..

 

-----------------

 

Hakan AYTEPE / 2006

onurlu_turk1@hotmail.com

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

28/7/2006 - kendi dilinden EBÜLFEZ ELÇİBEY...

 

Azerbaycan'ın Ordubat bölgesinin Keleki Köyünün Halil Yurdu Yaylasında 1938 yılı Haziran ayında doğdum.

Babam, Aliyev Kadirkulu Merdanoğlu Rus-Alman savaşında hayatını kaybetmiş.

Eğitim-öğrenimime Unus ilkokulunda başladım. Yedi yıl süreli ilk eğitimimin ardından Ordubat şehrinde M.T. Kutsi I nolu orta okulunda okudum. Yedi yıllık ilköğrenimimi tamamlayıncaya kadar en büyük arzum doktor olmaktı. Ona öğrenimime başladığımda Tarih ilmine ilgi duydum. Toplumu anlamak benim için çok ilgi çekici idi, Marks'ın Kapital'ini okumaya başladım. Bize yaptıkları propaganda da Kapital'i dünyanın şaheseri olarak tanıtmıştılar. O dönemler okuduğumda Kapital'i tam anlamıyla kavrayamamıştım. Öğretmenlerim ve öğrenci arkadaşlarım beni haklı olarak alaya alıyordular.

Küçük yaşlarımdan başlayarak oruç tutardım, (gizli olarak tuttuğum dönemlerde oldu ki, öğretmenler bilmesin) Bazen annemle birlikte namaz da kılıyordum. 9-10. sınıflarda iken Mir Cafer Bağırov'u savunduğum için birkaç defa öğretmenler odasına çağrılıp bu düşüncelerimden vazgeçmem istendi.

10. sınıf öğrencisi iken, Azerbaycan Devlet Üniversitesi'nde Şarkşünaslık (Doğu ilimleri) Fakültesi açılacağını öğrendim. Nizami, Hakanı, Fuzuli ve diğer şairlerimizi daha doğru anlamak amacı ile söz konusu fakülte sınavlarına hazırlandım. 1957 yılında Azerbaycan Devlet Üniversitesi'nin Şarkşünaslık Bölümüne (o yıllarda Filoloji Fakültesi'nin bünyesinde idi) Arap Filolojisi uzmanlığına girdim.

Üniversitenin II. ve III.. sınıflarında okurken tarihi-siyasi konulara daha çok ilgi duymaya başladım. Birkaç öğrenci yoldaşım ile birlikte milli siyasi konularda ateşli tanışmalara başladık. Bizde böyle bir fikir oluştu ki, halkımız köle, vatanımız ise sömürgedir.

Bu sohbetler Alim Hasayev, Malik Mahmudov, Rüstem Eminov, Mehdi Ağalarov, Rafık Ismailov, Abbas Musayev ve Zakir Memedov ile aramızda geçiyordu. Azatlık uğrunda mücadele etmeye söz verdik - elbette amatör ruhla başlayan mücahitler olarak. Ancak profesyonel mücadele yollarını da arıyorduk.

Üniversitenin V. sınıfında iken aramızda Arap dilini iyi derecede bilen Malik Mahmudov ile Malik Karayev bir yıl süre ile Irak'a pratik için gönderildiler. Onlar bir yıl sonra döndüklerinde Malik Mahmudov ile siyasi mücadelemizi devam ettirmemiz konusunda ciddi karara vardık ve bir meramname (program) hazırladık. Meramname hakkında yalnız beş kişi bilgi sahibi idi. Ben takip eden süreçte yaklaşık iki yıl (1963-64) Mısır'da tercüman olarak çalıştım. Mısır'da bulunduğum ortam, siyasiler ile ilişkilerim bana çok önemli kazanımlar sağladı. Hatta orda bîr iki kez Türkiye ve ABD Büyükelçiliklerine giderek birileri ile tanışmak istedim. Ancak çekindim. Kendimce bu karara vardım ki, ben onlarla ilişki kurar isem sorun doğar, halkıma güven sarsılır, onları yurt dışına bırakmazlar. Mısır'da bulunduğum süre içerisinde yabancı siyaset adamları (belki de istihbaratçılarla) hiçbir temasımın olmamasına çalıştım.

Mısır'da bu ülkenin devlet adamları ile ilişkilerim oldukça seviyeli idi. Gerek Sovyetler gerek Mısır'ın siyaset adamları beni doğrulurı konuşan bir insan olarak görüyordular. Onlar birbirlerini aldattıklarında yanlışlıklarını anlatıyordum, bana bakıp gülüşüyordular. Ben söz konusu olduğunda Nasır' ı da Kruşçev'i de eleştiriyordum. Siyaset dünyasında böylesine hareket istihza yaratıyordu.

Bir gün Luksor şehrinde Sovyet uzmanlarından bir grup ile Devlet Başkanları Kruşçev'i. Nasır'ı, Irak Devlet Başkanı Arifi, Azerbaycan Bakanlar Kurulu'nun başkanı Alîhanov'u, Cezayir Devlet Başkanı Ahmet Bin Bella'yı ve diğerlerini karşılıyorduk. Herkes konuklarla tokalaşıyordu, ben yalnız iki kişi ile, Ahmet Bin Bella ve büyük sanatkarımız Reşit Behbudov ile görüştüm, diğerleri geldiğinde elimi cebime koydum. (Şimdi bu hareketim kendime de garip geliyor) Bu davranışımdan dolayı bir soruşturmada geçirdim.

Benim kendi dünyam vardı.Herhalde iş arkadaşlarım beni delikanlı tercüman olarak görüyordular. Soruşturma döneminde Özellikle de Kruşçev'in Kıbrıs sorunu ile ilgili görüşlerinden dolayı bir İki aşağılayıcı söz de sarf etmiştim. Baku 'ye döndüğümde DTK (Devlet Güvenlik Komitesi KGB) Kruşçev ile ilgili sözlerimden ötürü beni cezalandırdı. Mısır'dan döndükten sonra Ben, Malik Mahmudov. Alim Hasayev ve Rafik Ismailov birkaç kez görüşüp dörtlü bir grup oluşturduk. Her birimiz 3 kişi seçmeli, bu üçlü gruplardan her bîri 5 kişiyi gruba celb etmeliydi. Bir süre geçtiyse de teşkilatı istediğimiz ölçüde kuramıyorduk (Tecrübesizliğimizin yanısıra DTK bizi sürekli izliyordu) İstediğimiz teşkilatı oluşturamayınca, her birimiz ferdi çalışmaya, daha çok propaganda faaliyetine başladık. Ben bütün gücüm ile üniversite ve doktora öğrencileri arasında milli şuurun canlanması yönünde propaganda yapıyordum. Hiç kimseye hesap vermediğim gibi bazı konuları yakın dostlarımdan da gizliyordum. Üçlü, beşli, yedili ve dokuzlu olmak üzere gruplar oluşturuyordum. Her grup ile de yalnızca kendim meşgul oluyordum, Bu süreç uzun bir süre ve güç İstiyordu. 1969 yılında Tolunoğulları Devleti (IX. yüzyıl) adlı doktora tezimi yazdım. 1971-74 yıllarında üniversitede artık öğrenci hareketleri görülmeye başlandı. Amacım geleceğe hazırlamaktı. DTK , bir teşkilatın faaliyet gösterdiğini biliyor, ancak bütün çabalarına rağmen ortaya çıkaramıyordu. (Artık sır değil: l keresinde üniversitede hocam Aliövset Abdullayev bana DTK'da benim gizli örgüt ve programım olduğu konusunda düşünceler olduğunu bildirdi. Ben, O'nu bunun doğru olmadığına inandırdım, ancak kendim yalan konuşmuştum. (Şimdi hocamdan özür diliyorum)

Ancak DTK bütün dikkati ile beni izliyordu. Ocak I975'de beni tutukladılar. DTK benim yanıma birkaç hoca ve öğrenci yerleştirebilmişti. Ben onları duymuştum. Ancak onları aldatıyordum. (Kim kimi?) Benim hiçbir hoca veya öğrenciye (hatta DTK ajanlarına) nefretim doğmuyordu. Bazen hatta DTK çalışanlarını bile günahkar görmüyordum. Bir tek düşmanım vardı. Sovyet İmparatorluğu. Diğerleri onun zavallı hizmetlileri idi. Bu zavallı generallere ve polislere de acıyordum. Benim işim zalim imparatorluğa karşı mücadele idi. Hainlere, satılmışlara tarih kendisi ceza verecekti, verdide.

Ocak 1975 Temmuz 1976 arasında hapis yattım. Aralık 1976'dan itibaren Azerbaycan ilimler Akademisi Salman Mümtaz Elyazmalar Enstitüsün 'de çalıştım. Ebülfez ELÇlBEY mahkumiyetinden sonra göreve başladığı El Yazmaları Enstitüsü'nde de halkını azadlık uğruna örgütleme çalışmalarını aralıksız devam ettirdi. 1988 yılında başlayan ermeni saldırı ve provokasyonlarına karşı ilk direniş hareketini; Kasım 1988'de "Meydan Mitingleri'ni düzenledi.

16 Temmuz 1989'da Azerbaycan Halk Cephesi'ni resmen kurarak başkanı seçildi. Kızılordu'nun 20 Ocak 1990'da Bakü'de hayata geçirdiği katliama kadar çalışmalarını sürdürdü. Katliamın ardından dağılma sürecine giren Sovyetler Birliği ve Azerbaycan'da siyasi istikrar tamamen sarsıldı.

ELÇİBEY önderliğindeki Azerbaycan Halk Cephesi, Azerbaycan Türklerinin bağımsızlık taleplerini açıkça dile getirdiler. Üç renkli ay-yıldızlı bayrak Parlamento binasına asıldı. Aralıksız sürdürülen çalışmalar sonucu Azerbaycan Cumhuriyeti 18 Ekim 1991'de bağımsızlığını ilan etti. ELÇİBEY, Parlamentonun aldığı karar gereği 7 Haziran 1992'de yapılan ilk demokratik seçimler sonucu Azerbaycan Cumhuriyeti'nin Devlet Başkanı seçildi.

Göreve başladığı ilk günden itibaren ülkede insan hakları ve hukukun üstünlüğüne saygılı demokratik devlet yapısını oluşturmaya çalıştı. Rus ordularını Azerbaycan Cumhuriyeti'nden çıkardı. Devletin resmi dilinin Türkçe olduğunu ilan etti. Latin alfabesini uygulamaya koydu. Ermeni saldırı ve işgallerine Azerbaycan Halk Cephesi taraftarlarından oluşan gönüllü birliklerle karşı koydu. Ancak 4 Haziran 1993'de maruz kaldığı darbe sonucu Bakü'den ayrılarak Nahçıvan'ın Keleki köyüne gitti. 4 yıl süreyle kaldığı Keleki'den 31 Ekim 1997'de Bakü'ye dönerek 1995 yılında partiye dönüştürülen Azerbaycan Halk Cephesi Partisi'nin Genel Başkanı olarak siyasi çalışmalarını devam ettirdi. Bu süreçte kurduğu ve başkanı olduğu Bütöv Azerbaycan Birliği adlı teşkilatla da büyük ideallerini hayata geçirme çalışmalarını yürüttü.

Ebülfez ELÇİBEY uzun süre devam eden rahatsızlığının şiddetlenmesi üzerine tedavi görmek amacıyla 7 Temmuz 2000'de geldiği Türkiye'de 22 Ağustos 2000 Salı günü vefat etti...

"Ömrümün en hoş günlerinden biri 16 Temmuz 1989'da Azerbaycan Halk Cephesi'nin kurulması ve Cephe başkanı seçilmemdir.

En ağır sarsıntılarım 20-23 Ocak 1990 katliamı, Taşaltı olayları, Hocalı katliamı, Susa ve Laçın'da yaşadığımız ihanetlerdir.

En çok etkilendiğim, dostlarımı kaybetmektir. (Bütün anlamlarda)

Sevgim - Millete!
Vurgunluğum - Azadlığa ve adalete!
itaatim - Hocalarıma!
Borcum - Dostlarıma ve meslektaşlarıma!
Nefretim - Yalancılara ve iki yüzlülere!"

RUHU ŞAD OLSUN

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

/ hakan aytepe / onurlu_turk1@hotmail.com

"sessizlik, haksızlığa alkıştır"

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta
Mustafa Kemal Atatürk

Kategoriler

Arkadaşlarım

ahmetdursun374
sadakat ...
fatihd
izmir2023
sehitlerolmez
mehparen
esleme
emelsen
aynalibaba
rebelneno
ilhandogus
gullerinkalbi
aydinligayonelis
ibrahimyolu
abrahampath
gullerinkalbi2